Eklenme Tarihi : 8/13/2015
MEHMET NURİ YARDIM

Sinan’ın Günlüğü



MEHMET NURİ YARDIM

Okumaya ve yazmaya meraklı öğrencilerdik. Gazi İlkokulu’ndaki Tevfik Öğretmen bize, “Çocuklar madem ki yazmayı seviyorsunuz. Önce günlükten başlayın. Kendinize özel bir defter alın ve yaşadığınız ilginç hâtıralarınızı yazın. İleride bunlar işinize çok yarayacak.” demişti. Kırtasiyecilerde şatafatlı, pahalı hâtıra defterleri vardı ama bunlardan alamayınca bir sınıf defterini süsleyip püslemiş ve günlüklerimi oraya yazmaya başlamıştım. Aradan 45 yıl geçti. Şimdi yazma hevesimin çok doğru bir tavsiye ile iyi yerden başladığını düşünüyorum. Çünkü, yazı kursumuza gelenlere ilk olarak, günlüklerini kaleme almalarını tavsiye ediyorum. Demek ki tecrübe edilmiş, yarım asırlık hakikat…

         Sıcak yaz günlerinin tatlı rehaveti içinde bir güzel kitap çıkageldi Kubbealtı Neşriyatı’ndan: Sinan’ın Günlüğü. Mütefekkir yazar Sâmiha Ayverdi’nin farklı bir eser… Torunu Sinan için kaleme aldığı günlüklerden meydana geliyor. Sinan Uluant, kitabın başına yazdığı takdimde anneannesinin bu günlüklerinden bahsediyor ve diyor ki: “Üç ayrı defter hâlindeki günlüklerin ilk ikisi 1951 ve 52 yıllarına âid. Bunlar küçük banka ajandaları. Kurşun kalemle yazılmış. Söylediğim ilk kelimeler, saçım, ilk dişim, emeklemem, yürümem gibi bir bebeğin veyâ küçük bir çocuğun yapacağı davranışlar not edilmiş. İlk defter 1977 yılında, evimize giren bir hırsızın götürdükleri arasında, maalesef gitti. Çok şükür ki diğerleri elimizde. Üçüncü defter ise diğerlerine göre oldukça büyük ve kalın. Dolmakalemle yazılmış. 1953 yılı başından babamın vefat ettiği târih olan 10 Kasım 1961’de son buluyor. Her biri kendi târihinde yazılan günlükde hemen hiçbir karalama mevcut değil. Anneannemin dışında günlükde Nezihe Araz ve Dâdûmun da yazıları mevcut.”

         Günlüklerin yayımlanış hikâyesini anlatan Uluant sözlerine devam ediyor: “Şüphesiz ki yetişmemdeki en önemli insan anneannemdir. Allah’ın bir lütfu olarak bu âile içinde dünyâya gelmişim. Gerek anne tarafım, gerek baba tarafım Kenan Rifâî Hazretleri’nin terbiye halkası içinde idiler. Rabbim beni de onların yolundan ayırmasın.”

         Günlüklerin orijinal görüntüleri ve aileden fotoğrafların kitabı süslediği Sinan’ın Günlüğü’nün tasarımı Ersu Pekin’e ait. Fotoğraflar arasındaki bir çok âşina simâ, bize tebessüm ediyor. Ekrem Hakkı Ayverdi’den Safiye Erol’a, Nezihe Araz’dan Sofi Huri’ye, Ahmet Yakuboğlu’ndan Özcan Ergiydiren’e, Nihad Sâmi Banarlı’dan İlhan Ayverdi’ye kadar pek çok şahsiyet, sayfa aralarında gerek suretleriyle gerekse de hâtıralarıyla bize görünüyorlar.

         Sâmiha Ayverdi’nin 1 Şubat 1953 tarihinde kaleme aldığı günlükten ilk satırları okuyoruz: “Bu deftere başlarken, Sinan’dan özür diledikten sonra işe koyulmalıyım. Zira tam iki aydır mûtad notları kaydedemiyorum. Sebebi, bu müddet zarfında geceli gündüzlü Fatih Sultan Mehmed’e âid kitabı  bitirmek gayreti ile çalışmamdır. Şu iki ay içinde, 100-150 kelimeyi aşmayan bilgisi, o derece süratle inkişaf etti ki, artık hemen hemen bizim gibi konuşan bir çocuk var. Şimdi onunla ben de iki yaşında bir çocuğum. İnşallah berâber büyürüz.”

 

 

Günlükler pek çok ama kısalarından teberrüken bir kaçını okuyalım. Bu  notların kaleme alındığı yılda küçük Sinan’ın henüz üç yaşında olduğunu da unutmayalım:

         Penceren sokağa bakıyordu. Odada Derviş hanım ile ben vardık. Derviş hanım: bak Sinan otobos geçiyor.. dedi. “değil.. otobüs..” diye telâffuz yanlışını tashih etti.

         Şu da hayrete şâyân ki üç yaşından sonra başlaması lâzım gelen renk tefrikini hemen bizim kadar isâbetle yapmakta. Harc-ı âlem bütün renkleri seçtikten sonra, nüanslarını da ayırabiliyor. Meselâ: “Şu lâcivert otoyu verir misiniz?” dediği zaman, farazâ siz mâviyi uzatırsanız, “Yok.. o lâciert değil mâmi…” diye istemiyor.

         İskemleye basmış, mutbağın penceresine çıkmıya uğraşıyordu. “Ne yapıyorsun Sinancığım?” dedim. Gâyet ciddi: “Düz duvara tırmanıyorum” dedi.

         Masal yerine, şifâhî târih kültürü kaim olmaya başladı. “Fâtih’in babası kimdir?” diyince, “Sultan Murad” diyor. “Hocası kimdi?” diyince de “Molla Gürânî!” demeyi unutmuyor.         

         “Haydi âmin âmin yapalım” diye seccâdeyi yaydı. Ben de yerde ve karşısında oturuyordum. Herhalde sûrete karşı namaz kılınmayacağını öğrenmiş olmalı ki: “Önünden geçilmez” dedi.

         Camdan sinek tutmuş, tutarken de hayvancağız ölmüş, annesi, can yakmaya alışmasın diye “İyi olmadı Sinan zavallıyı öldürdün” diye müdâhale edince o da telâşlanarak: “Cankurtaran nerede?” diye aramaya başlamış.

         Ziyârete gidiyorduk; otomobil, birden gölgeden güneşli yere geçti. O anda elleri ile gözlerini kapayıp başını iğince: “Ne oldu Sinan, gözüne bir şey mi kaçtı?” dedim. “Güneş kaçtı güneş..” dedi.

         Koşa koşa annemin üstüne geldi: “Agugu.. Cebinde bana âid para va mı? Kapıda koca bir fıkalâ vâ..” dedi. Kimbilir kimden duyup öğrendiği “âid” kelimesini böyle yerinde tasarruflu kullanışı hepimizi hayrette bıraktı.

         Öğle uykusundan vakitsiz uyandı ve: “Boynumu sivrisinek ısırmış tatlı tatlı kaşınıyor..” dedi.

         Kitapta Osmanlı terbiyesinin hâkim olduğu, Müslüman Türk geleneklerine göre hareket edilen Fatihli bir ailenin günlük nezih hayatına tanık oluyoruz. Günlükler, devrin sosyal ve kültürel hayatını da aksettiriyor. Kimi zaman neşelenerek kimi vakit de hüzünlenerek kitabı okuyup bitirdikten sonra günlük yazma ihtiyacını duyuyor, herkese günlük tutma tavsiyesinde bulunmak istiyorsunuz.

 

 


   
 

yorum ekle