Eklenme Tarihi : 1/20/2015
MEHMET NURİ YARDIM

Mehmet Kaplan 100 yaşında


MEHMET NURİ YARDIM

Mensup olduğu milletin değerleriyle barışık olan aydınlar arasında hatırlanması gereken isimlerden biri de, merhum hocam Mehmet Kaplan’dı. 2015, doğumunun 100. yılı. Kaplan Hoca dün bizim için bir efsaneydi, bugün de gönüllerde yaşayan bir kahramandır. Henüz fakülteye girmeden önce şöhretini duymuştum. Edebiyat âleminin sevgili hocası, eserleri, fikirleri ve talebeleriyle ekol oluşturmuş bir kılavuzdu. En büyük isteğim İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girmek ve onun talebesi olmaktı. Bunu çok istemiş olacağım ki, Rabbim nasip etti ve Kaplan Hoca’nın talebesi olma şerefine erdim.

Türkoloji koridorunun aydınlık yüzü, mütebessim simasıydı. Muzip, zeki ve delici bakışları vardı. Talebesiyle diyalog kuran bir hoca, konuşan ve konuşturan üstün vasıflı bir rehberdi. Öğrencilerinin fikirlerine değer veren, onlarla bir çok meseleyi müzakere eden bir akademisyendi. O her şeyden önce engin gönüllü, müsamahakâr, serbest fikrin, hür kanaatlerin, derin tefekkürün adamıydı. İnançlıydı, ama mutaassıp değildi. Meselelere dar kalıplardan değil, geniş açılardan bakardı. Hoca-talebe arasındaki karşılıklı sevgi ve saygının zedelenmediği loş anfilerin ışıltılı çehresiydi. Çoğu zaman koltuğu altındaki kitap veya dosyasıyla fakülteye gelir, müşfik bakışlarıyla rastladıklarına selâm verirdi. Emekli olduktan sonra bir şey eksilmişti fakülteden. Târif edemediğimiz bilemediğimiz bir şey. Fakat tesellimiz zaman zaman kendisini yine görebilmek, onunla konuşabilmek, hiç olmazsa bazı konferanslarını dinleyebilmekti.

İlk derste “Çocuklar, aranızda şiir, hikâye, deneme yazan varsa bana getirsin okuyayım.” demişti. Bu anı bekliyordum ben de. O günün akşamında daha önce yazdığım bir hikâyeyi hazırlayıp ertesi günü Hoca’ya götürdüm. Odasında oturuyordu. Sevgiyle aldı ve memnun olduğunu söyledi. Bir kaç gün sonra yanına uğradığımda bana, “Hikâyeni okudum. Güzel. Ama dili biraz ağır. Halit Ziya’nın üslûbunu andırıyor. Biraz daha sade yaz!” demişti. Hoca, devam etmemi istemiş ve cesaret vermişti. Bu benim için çok önemliydi.

Eskişehir Sivrihisar’ın bu Yunus gönüllü, Nasrettin Hoca meşrepli insanı, ders anlatırken bizi kendisine hayran bırakıyordu. Bir beyin fırtınası estiriyordu âdeta. Ortaya attığı mevzular hakkında, konuşmamızı ve düşüncelerimizi söylememizi istiyordu. Türk edebiyatını bir bütün olarak ele alan geniş araştırmalarından, derinlemesine incelemelerinden çok istifade ediyorduk. Devirleri, akımları, şahsiyetleri onun sayesinde öğrendik. Tahlil metodunu ilim dünyasına o armağan etti. Bugün Yahya Kemal ve Tanpınar’ın bu kadar sevilmesinde ve okunmasında en büyük pay sahiplerindendir.

Tevfik Fikret, Namık Kemal, Tanpınar’ın Şiir Dünyası, Şiir Tahlilleri, Nesillerin Ruhu, Büyük Türkiye Rüyası, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmaları, Hikâye Tahlilleri, Oğuz Kağan Destanı, Âli’ye Mektuplar, Tip Tahlilleri, Edebiyatımızın İçinden, Kültür ve Dil, Sevgi ve İlim. Öğrencileriyle birlikte hazırladığı antolojiler… O çalışan, üreten ve çalıştırmasını bilen muallimdi. Fakültede Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı olmasına rağmen en çok çalışan Türkologdu. İlgi alanını yeni edebiyatla sınırlamıyor, değişik konularda makaleler yazıyor, konuşmalar yapıyor, aktüel meseleler hakkında fikirlerini açıklıyor, kabiliyetli öğrencilerini teşvik edip destekliyordu.

20 Aralık 1985 tarihinde Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nda “İdeal Türk Tipi’nin Tarihte Geçirdiği Merhaleler” konulu bir konferans vermişti. Bu konuşmanın metnini, çalıştığım Türkiye gazetesinde yayımlamıştım. Hoca, önemli tespitler ihtiva eden bu hitabesinde, “İslâmiyet insanlara bir disiplin veriyor. Asırlar boyunca her gün beş vakit namaz kıla kıla, Anadolu’da yepyeni bir millet teşekkül ediyor. Bu, İslâmiyet’in Türklere verdiği disiplindir.” demiş, “Maddî hayat ile manevî hayat arasında sıkı bir münasebet” olduğuna dikkat çekmiş ve şu çarpıcı bilgiyi vermişti: “Bizde en ilerici insanlardan birisi Mehmed Âkif’tir. O devirde hiç bir Türk şairi atomdan bahsetmez. Fakat, Âkif uzun uzun ‘maddenin kuvve-i zerriyesi’nden bahseder. Maddenin kuvve-i zerriyesi atom enerjisidir.” Hoca tasavvufun önemine temas ediyor ve insanı en yüksek, en yüce mertebeye ulaştırdığını söylüyordu. “Asırlar boyunca İslâmiyet bizde tasavvuf şeklinde ortaya çıkmış. Bizim Mevlânâ’yı da Yunus Emre’yi de çok iyi anlamamız lâzım.” diyordu.

23 Ocak 1986 günüydü. Yağmurlu bir cumartesi. Hocamızı gözyaşları arasında Beyazıt Camii’nden alıp Karacaahmet Mezarlığı’na götürdük ve ebedî mekânına yolcu ettik. Mezarlıktan dönerken büyük bir hüzün kaplamıştı içimi. Kaplan Hoca’sız bir dünyaya zor alışacaktım anlaşılan. 1984’te emekliye ayrılırken bize yaptığı veda dersindeki sözlerini hatırladım. Hoca, temel eserlerimiz ve yazarlarımızdan Dede Korkut Hikâyeleri’ni, Mevlid’i, Yunus Emre’yi, Yahya Kemal ve Tanpınar’ı okumamızı tavsiye ediyor, tarihçi olarak da Ahmet Cevdet Paşa’yı övüyordu. Ve şu vasiyet gibi sözler: “Asırlardan gelen bir kültürümüz vardır. Büyük yazarlarımızı okuyun. Biz büyük bir milletiz.  Tanzimat’tan sonra yetişen en büyük şahsiyetlerden ikisi Yahya Kemal ve Tanpınar’dır. Batıya hayran olmamalı, ama Batıyı öğrenmeli. Ben Batı hayranı değilim, bir sentez peşindeyim. Klâsikleri okuyun. Divan edebiyatı çok yüksek bir edebiyattır. Bakmayın onu tenkit edenlere.”

Hoca, Kur’an-ı Kerim’den övgüyle bahsediyor, “O bizim medeniyetimizin anahtarıdır. Sabah namazından önce kalkar Kur’'an okurum” diyordu. Kur’an’ı, kâinat sırrının ifşası olarak mütalaa eder, sık sık okumamızı isterdi. Mehmet Kaplan fikirleri, eserleri ve yetiştirdiği öğrencileriyle ilim ve fikir hayatımızı derinden etkilemiş seçkin bir şahsiyetti. Hocamızı rahmetle anarken, bütün eserlerini kültür hayatımıza kazandıran Dergâh Yayınları’nın yöneticilerine de şükranlarımızı sunmak bir vefa borcu olsa gerek. 





   
 

yorum ekle