Eklenme Tarihi : 8/28/2014
MEHMET NURİ YARDIM

Serdar'ın Derviş'i





MEHMET NURİ YARDIM
Edebiyatımızın genç ve gelecek vadeden yazarlarından Serdar Üstündağ’ın ilk romanı "Derviş" çıkageldi. Bir muştu, bir ümit, bir hasret bir müjde gibi raflara kondu, nasibi olanlarca okundu ve kalplere yerleşti. Evet sıradan bir kitaptan değil Derviş romanından bahsediyorum. İlk satırları şöyle: 
“Temmuzun ortasında yolculuk yapmak için sıcağı hiç olmazsa biraz sevmek gerekiyordu. Yusuf’un ise sıcakla arası pek değil, hiç yoktu. İster sevsin ister sevmesin az sonra duyacağı sese kulak verip, sıcağa aldırış etmeden gitmesi gerekiyordu. Neyse ki oruç ayı değildi. Zaman varken içindeki harareti bir bardak çayla dindirebilirdi.”

         Böyle başlıyor roman ve -yaygın bir tabirdir ama Derviş için bunu rahatlıkla söyleyebilirim- bir solukta okunuyor. Üstündağ, dile hâkim. Türkçeyi bütün zenginliği ve ahengiyle kullanıyor. Roman boyunca öncelikle yüzyılların birikimini taşıyan, Yunus’un izinden yürüyen yazarın diline hayran kalıyorsunuz. Bir köy imamı olan Yusuf’un uzun bir hikâyesidir Derviş. Tabii yan tipler de var. Yusuf’tan ‘içeri’ bir kahramanımız daha var ki onun da nâmı, Derviş Baba. Ama bu şahıs hem var hem yok. Hem hayal hem de hakikat. Muammalarla dolu serüven başlayınca nefesinizi tutamıyor ve romanı elinizden bırakamıyorsunuz. Arada bir sizi tebessüme yönelten tabirler de okuyorsunuz. Meselâ: “Allah seni cennetine hapsetsin de çıkamayasın inşallah!” Veya “Bana ağzımın tecvidini bozdurma.” gibi. Bu tabirler tasavvuf yolcularının misk ağızlarında dolaşagelen reyhan sözlerden bazılarıdır. Anlıyoruz ki, yazarımız da bu özge dünyaya yabancı değil. Hatta niye saklamalı. Benim gözümde aslında Serdar Üstündağ da hâzâ bir derviştir. Kendisi her ne kadar mütevazı davransa da, mahviyetkârlık zırhına bürünse de sadece yazı ve eserinden değil, hâl ve davranışlarından da ‘ihvan’dan olduğu âşikâr.

         Roman sayfalarında âşina isimlerle selâmlaşıyoruz. Meselâ Abdurrahim Karakoç ve muhteşem şiiri :
“Bunca yıldır bir hiçliğe, / Gittim sana geliyorum. / Yeter artık, döne, döne, / Bittim sana geliyorum.” 
Bu güzel şiirin son kıtasını şairimize rahmet dileyerek okuyalım:
“Bıraktım öfkeyi kini / Oldum bir rahmet ekini / Seni sevmenin zevkini / Tattım sana geliyorum.” 
Dikkatinizi çekmiştir muhakkak, bu şiirde de Yunusvârî bir edâ var. Zaten hakiki şairlerin Yunus’u sevmemesi, onun güzel yolundan/izinden gitmemesi mümkün mü?
           
          Romanın özetini söyleyeceğimi sanmayın. Öyle bir gaflete düşmem! Başkaları romanlardan uydurulmuş abuk sabuk diziler için senelerini veriyor, ömür tüketiyor. Eh meraklı okuyucular da Eşik Yayınları’ndan çıkan bu güzel roman için bir iki akşamlarını harcasın. Bizimsemaver sitesinin yönetmeni Serdar Üstündağ kardeşime daha nice eserler dilerken, kendisini romanın son bölümünden birkaç satırla selâmlıyorum: 
“Yusuf, hâlâ yaşadığı şoku üzerinden atamamıştı… Köye giden servis otobüsüne binerken özellikle cam kenarını tercih etmişti. Rüyasında Hikmet Efendi’nin son nasihati aklına gelmişti. ‘Evlâdım, bu dünyada insanlar uykudadır, ancak ölünce uyanacaklar.’ ‘Evet’ dedi Yusuf içinden, ‘Bu dünya hayatı rüya gibi bir anda gelip geçecek!..’ Yine pencereden kurşunî ufukları ve sarı gelinliğini giymiş uçsuz bucaksız bozkırlara baktı. Tanıdık manzarayı seyrederken yüreği yine titrek bir hüzün denizinde çırpınıyordu… Gözünden boncuk boncuk akan damlaları silerken, hâlâ Hasanlı Köyü’ndeki Derviş Baba’yı düşünüyordu.”

 

 

   
 

yorum ekle