Eklenme Tarihi : 4/30/2014
MUHİTTİN NALBANTOĞLU

Babıali sönerken




MUHİTTİN NALBANTOĞLU
Kısa bir süre önce idi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin yanındaki caddede elimden hiç bir zaman eksik olmayan kitaplarla dolu çantamla yürüyordum. Karşıma omuzlarında kameralırıyla 2 genç, yanlarında da elinde mikrofonuyla bir hanımefendinin bulunduğu televizyon ekibiyle karşılaştım. Karşı duvardaki "Babıali Caddesi" levhasını gösteren hanımefendi beni durdurdu ve akabinde sormaya başladı:
- Beyefendi bu "Babıali" ne demek?..
Türk dünyasına yayın yapan bir televizyon kuruluşuymuş. Onlara dedim ki:
- Babıali, yüksek kapı demektir. Yani imparatorluk Türkiyesi'nde devletin en yüksek makamı olan sadrıazamlık kurumunun bulunduğu şu karşıdaki valilik binasına izafeten bu isim verilmiştir. O zamanlar devletin yüzölçümü 20 milyon kilometre kare idi. Bugün büyükelçiler gönderdiğimiz. Pek çok devlet Türk imparatorluğuna bağlı tebamız olan ülkelerdi, eyaletlerimizdi. Aynı zamanda bu vasi devletin bütün basını da bu çevrede toplanmıştı. Yani Babıali ismi aynı anda hem devletin yönetim merkezini hem de bütün yazılı basını kapsayan bir deyimdi.
Şu köşedeki Osmanlı stili bina şimdi Milli Eğitim Bakanlığı kitap satış binası olan biblo gibi bina da Hattatlar Okulu idi. Yakın zamanlara kadar hayatta olan gazeteci yazar ve yayıncı Raif Ogan Bey de güzel yazı yazmak sanatının öğretildiği bu okulun müdürüydü. Ben onu da yakından tanıdım. 
Buradan Sirkeci'ye kadar uzanan iki taraflı bütün binalar da kamilen kitabevleri ve yayınevleriydi. Hemen her yayınevinin sahibi de önemli eserler yazan insanlardı. O büyük ve geniş devletin bütün eyaletlerine ve onların vilayetlerine gazete ve dergiler de hep burada üretilip gönderilirdi.
Ben bu caddede hemen bütün yayınevlerinde çocuk yaştan beri çalıştım. Gazetelerde 60 yıldan fazla yazılar yazdım. Bundan 60 yıl öncesine kadar şimdi okul kitaplarında ve biyografilerde adı geçen hemen bütün gazeteci ve edebiyatçıları yakından tanıdım. Şimdi 78 yaşındayım. O günlerde yani şahidi olduğum 1950'li yıllarda pek çok büyük basın adamını buralarda yürürken görürdünüz. Bunlar arasında Hüseyin Cahit Yalçın, Peyami Safa, Reşat Nuri Güntekin, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Emin Yalman, Falih Rıfkı Atay, Refii Cevat Ulunay, Yusuf Ziya Ortaç, Ali Naci Karacan gibi pek çok gazete patronu gazetelerine yürüyerek giderlerdi. Yine gazetelerinden çıktıklarında Sirkeci'ye kadar yürüyerek inerlerdi. 
Benim o zamanki Babıali'm böyle bir gazeteci ve yazarlar meşheri idi. Yanlarına sokulup bir şey sorduğumuz zamanlar da  bizi çok genç hatta çocuk yaşta olmamıza bakmadan büyük adamla konuşur gibi tevazu içinde cevap verirlerdi. 
Bir de o zamanki Babıali'nin başından Sirkeci'ye kadar uzanan çok uzun caddede yüzlerce yayınevi bulunurdu. Nüfusumuzun daha 18 milyon  olduğu o yıllarda herhangi bir eserin bir kaç bin okuyucusu vardı. Gazeteler bile roman tefrikalarıyla, tarihi dizi yazılarla tiraj almaya çalışırdı. 1948'lerde Hergün Gazetesi ilk defa çıktığında, "Rüya gibi" çocuk müvezziler kollarında gazete hamulesi olduğu halde bağırarak koşarlar, "Yüz paraya Hergün!.." çığlıkları bütün bütün caddeyi doldururdu.
Diğer gazetelerin müvezzileri de birbiri peşine çığlık çığlığa sökün ederlerdi. Kimi 5 kuruşa, kimi 10 kuruşa, kimi 15 kuruşa; Tanin, Tasfir, Son Posta, Akşam, Cumhuriyet, Tan diye bağırarak koşarlardı. (Menderes Başbakan olduktan sonra gazetelerin bağırarak satılmasını yasakladı. Rahmetli Peyami Safa başyazarı olduğu Milliyet'te Menderes'e hitaben çok sitemli bir yazı yayınlamıştı)
Yukarda zikrettiğimiz gazetelerin herbirinin ayrı ayrı okuyucuları vardı. Tramvaylar istasyona yaklaştıklarında gazete müvezzileri tramvayların her tarafını kuşatarak camlardan para uzatanlara gazete  verirlerdi. Gazetelerin şimdiki gibi genel yayın müdürleri yoktu. Yazı işleri bölümünün adı da "Heyeti Tahririye" yani yazarlar kurulu idi. O zamanlar Türkçe'nin en güzel örneklerini veren köşe yazarları da Türkçe'nin kara sevdalılarıydılar. Pek çok kıymetli edebi eserlere imza atmış kişilerdi. Bunlar tarih araştırmalarından romanlara kadar, hatıratlara kadar uzanan geniş bir konular zincini kapsardı. Gazetelerde Türkçe hatası affedilmezdi. Zatan Türkçe hatası yapan pek yazar da yoktu. En çok kullanılan hitap şekilleri; efendi, efendimiz, beyefendi, üstadım efendim, mirim (beyim manasına) gibi hitaplardı.
Bu dediklerim çok kısa bir zaman öncesine kadar yani 1950 yıllarına kadar böyleydi. Daha sonra, "O güzel adamlar, o güzel atlara bindiler gittiler..."  
Biz o zamanki gençler de özenti olarak değil, samimi olarak aynı sözlerle büyüklerimize hitap ederdik. Elbetteki ceketimizin düğmelerini ilikleyerek... Bunları uzun uzun yazmak lazımdır. Onbinlerce anım var... Bin yıl yaşamış gibiyim. Bütün bu Babıali caddesindeki eski, yeni binaların her bölümünü bilirim. Hangi dergi ve gazeteler nerelerde yayınlandı, hangi basımevi neredeydi? Bunları İstanbul Ansiklopedisi'nin ilgili maddesinde yazdım. Yere gieldikçe günlük gazetelerde yazdım. Şimdi oları bir kitap halinde topluyorum. Adını da "Babıali Sönerken" koydum, çünkü Babıali'nin son şaşaalı dönemini bütün mistik heyecanıyla yaşayarak gördüm. 



   
 

yorum ekle