Eklenme Tarihi : 11/22/2020

Eve kapanıp boş durmadı


"Tanrı Vermiş Pırasa, Hiç Yenir mi Yarasa?"


MUSTAFA K. ERDEMOL

Pandemi eve kapattı hepimizi malum. Ya yeni hobiler edindik ya da olanı geliştirdik. Yeni becerilere de sahip olduk, özellikle mutfakta. Tabii herkes evde ekmek yapmış değil, fırsat bulup da yapmaya zaman bulamadığı her ne varsa ona yoğunlaştı birçok insan. Metin Uca, pandemi sı­rasında ne yaptığını merak ettiklerimizdendir. Öyle ya, son derece sosyal bir insan olarak dört duvar arasında ne yapmış olabilir? Sivri dilli, fincancı katırlarını ürkütmekten çekin­meyen biri olarak ev içinde zamanı nasıl değerlendirdi diye düşünüyorduk ki, gideriverdi merakımızı. Bir kitapla çıkıp geldi Uca. Hayata biraz gülümser bakmayanların, adından ötürü "hafif bulabilecekleri, oysa okuduklarında çok ama çok yanıldıklarını anlayacakları son derece "dolu" bir kitap olan "Tanrı Vermiş Pırasa, Hiç Yenir mi Yarasa?" ile. Kıv­rak bir zekânın nefis izdüşümü var sayfalarda. Bilgilendiği­nizi anlıyorsunuz bitirdiğinizde. Bir de şunu: Önyargıların, peşin kabullenilmiş bilgilerin(!) hiç de öyle olmadığım ki­tapta bir güzel anlatıyor Uca.
Haliyle konuşmak istedik tabii. Yüz yüze gelemedik, yi­ne "haliyle". Telefonda sordum, Uca da yanıtladı.
-Kitap çok güzel. Elinize sağlık. Yanıtı orada da var ama yine de sorayım. Nedir ahvalimiz?
Dünyada benzersiz, yaşanmasını istemediğimiz bir süreç geldi kapımıza dayandı, sanki başka sorunlarımız yokmuş gibi. Başta insani ilişkiler, meslekler, ekonomi, aslında ha­yatın her alanında zorunlu değişimlerin yaşandığı çok ga­rip bir süreçteyiz. Budur ahvalimiz.
Kimimiz evde ekmek yapmayı öğrendik, kimi­miz çocuklarımızın ne kadar iyi insanlar olduğu­nu keşfettik. Kimimiz hayata frene çekip kendimizi anlama süreci olarak baktık duruma. Çoğumuz, ruhen yalnız yaşıyorduk özünde ama bu kadar so­yutlanmayı, insanlardan uzaklaşmayı doğrusu tah­min etmiyorduk. Bize 2019'un kasım ayında "Sa­bah kalktığınızda kendinize dokunurken bile kuş­kuyla yaklaşacağınız, hanımefendilerin makyaj ye­rine hangi maskeyi kullanacaklarını düşünecekleri bir sü­reç olacak, en yakınızdakine bile kuşkuyla bakacaksınız ve hayatın tüm değerlerini yeniden sorgulayacaksınız, deselerdeki, zengin fakir ayırımı olmadan dünyanın her kö­şesindeki bütün insanlar aynı açmazı yaşayacaklar", bunu Holywood'un felaket senaryosu olarak değerlendirirdik. Bir anda gerçek oldu.

NE KADAR SAKLASAK DA

-Nasıl etkiledi sizi, herkesi etkilediğinden farklı olarak?
Ben bunu anladığım andan itibaren, Amerika turnem vardı aralık ayında, yolculuklarımda maske takmış, sos­yal medyada paylaşmıştım, o zaman dalga geçmişler­di. Tarih biliyorsanız, önceki salgınlardan haberdarsanız zaten ne kadar büyük bir sorun olduğunu, neler­le karşılaşabileceğinizi daha iyi görüyorsunuz. Ben de bu süreçte her günü birbirine benzer yaşamaya başla­yınca, bunun birbirimizi nasıl etkilediğini anlatma yo­lunu seçtim ama umudu da yitirmeden. Bir günce tut­mak yerine, yaşadıklarımın farkına varıp paylaşmalı­yım dediğim bir süreç oldu.
-Kitap böyle mi oluştu?
Evet. Yaşadıklarımızın, tanıklıklarımızın, o kao­sun içerisinde geçmişten gelen tuhaf alışkanlıklarla "hayatı nasıl kendimize daha da garip hale getirebiliriz"in trajikomik öyküsünü anlatmaya çalıştım. Zaten hayat, kü­çük ölçekte baktığınızda komedi, büyük ölçekte baktığı­nızda bir trajedi. Bunun altını çizmeyi özellikle istedim. Bir pazarcının muhteşem özeti, kitabın da adı "Tanrı ver­miş pırasa hiç yenir mi yarasa."
Bir yandan da şunu görmeye çalıştım: Tuzu kurular di­yeceğim bir grup insan, kendimizi eve kapatırken, (sosyal devlet olmadığımız için), 12 milyon insan her gün işe git­mek zorundaydı. Onlar daha vahim durumdaydı. Ne kadar sosyal devlet olmadığımızı gördük.

KUŞKULARIMIZ VAR

-Yani, bir ara çok dillendirildiği gibi, herkesi eşitle­miş bir salgın değil bu. Sınıfsal farklılıklar salgında da varlığını korudu elbette...
Evet, ilk ortaya çıktığı zaman "salgın herkesi eşitledi" diye yaklaştık meseleye biliyorsunuz. Sonra durumun va­him hal aldığını gördük. Bir araştırmaya göre Avrupa'da en fazla Asyalıların ve siyahların olduğu ortaya çıkmış. Hastaya yaklaşımımız da kötüymüş bunu gördük.
-Salgın vesilesiyle sorayım o halde. Ne öngörüyorsu­nuz dünyanın gidişatına dair?
Karamsar bir bakış değil ama en azından bilimsel kuşku­culuk yerleşti. Hekim örgütlerine tepkilerin nedeni de as­lında sadece onların doğruyu söylemeleri. Yaşamını yiti­renlerle ilgili kuşkularımız var; ölümlerin başka hastalıklar adı altında gösterilmiş olabileceğine ilişkin. Hekimler bunu saklamadan söylüyorlar. Şu an sağlık sisteminde ayak­ta kalmamızı sağlayan da zaten Cumhuriyet'in ilk yılla­rından gelen sağlam hekim yapımız. Şehir hastaneleri gi­bi bir tuhaflık var, aslında oralara ödenecek parayla tüm Türkiye'ye hastaneler inşa edilebilirdi. Bunu şunun için söylüyorum: Birtakım şeyleri yeniden gözlemleme şansı ortaya çıktı ancak tarihte değişmez bir gerçek var o da aşı­sı ve ilacı bulunmamış her hastalıkta salgının yeni dalgala­rının daha ağır ve kaçınılmaz olduğu. Ne kadar saklarsak saklayalım. Kitapta çok vahim olaylardan örnekler verdim. Yasağın konulması, kaldırılması ve tekrar konulması gibi. Ülkenin bakanı ile ülkeyi yönetenler arasındaki garip den­gesizlik ya da başka "savaşlar", üç saat arayla bunun ya­pılmasına neden oldu.
-Kitaptan çok keyif aldım bir kez daha belirteyim. İyi ki yazmışsınız.
Balık hafızalıyız ne yazık ki. O "hafıza"ya karşı bir ha­tırlatma olsun istedim bu kitap. İnsanlar ne yaşadılar, kay­dı bir de benim tarafımdan tutulmuş olsun istedim. Ben karamsar değilim ama gerçekçiyim. Hekimlerin söyledik­lerine sonsuz inanıyorum. Aşı ile umut verici gelişmeler var. Ama kaygı tükenmiyor yine de, örneğin aşı çıkınca fi­yatı ne olacak, insanlara nasıl ulaşacak? Bu endişeler var. Örneğin, maske dağıtımı konusunda eczacıların başına ge­len, ne halde olduğumuzu görmek adına önemli bence.

Kaynak: Cumhuriyet Pazar