Eklenme Tarihi : 3/7/2018

“Hayata karşı önyargılıyız”


“İçimizdeki zenginliği 
keşfetmek gerekiyor”


Bircan Usallı Silan’la yeni kitabı “Ve Aslında Bütün Senler Ben” vesilesiyle konuştuk. Silan, “Sezin karakteriyle insanları birbirlerini yargılarken hoşgörülü olmaya çağırmak istedim. İçimizdeki zenginliği keşfetmek, hayatı renklendirmek, rutinden kurtulmak gerekiyor” diyor.



ÖZGE KARA

Daha önce biyografik kitaplar kaleme alan Bircan Usallı Silan, bu kez bir romanla çıkıyor okurların karşısına. Epsilon Yayınevi’nden çıkan “Ve Aslında Bütün Senler Ben” Sezin adında bir kadının peşinde, hepimizin içinde bir parça olan delilik halini ve insan ilişkilerini sorguluyor. Kitap boyunca hayalle gerçek arasında gidip gelen Sezin, Silan’ın biraz kendinden biraz da çevresindeki kadınlardan beslenmiş. Bircan Usallı Silan’la bir araya gelip yeni romanından, kadın olmaktan ve ilişkilerden konuştuk.
- Bu romanı size yazdırtan neydi?

Sezin’in hikayesini yazmaya yıllar önce başlamıştım, sonra bir kenara attım hikayeyi. Aradan altı yıl geçti, bir hastalık atlattım. O hastalık sırasında zorunlu olarak evde oturma dönemim oldu. O ara aklıma geldi, “Benim hatun ne yapıyor acaba?” dedim. Bilgisayarın başına oturmadan önce ne yazacağımı bilmiyordum. Sezin karakteri kendi kendini yazdırdı.

- Kitapta çılgınlık, neşe, hüzün, ego, özgüvensizlik, ölüm, yaşam, galibiyet, yenilgi, hepsinin içimizde olduğunu söylüyorsunuz. Farklı farklı kimliklerinizin bir yansıması mı Sezin?

Ben o kadar parçalanmış bir kişilik değilim (Gülüyor). Sezin’in soğan kavurma anları mesela… Evde soğan kavurmak, yemek pişirmek Bircan Usallı Silan olarak beni çok mutlu eden bir şeydir. Evin içinde bir ailenin olduğunun, bireyleri bağlayan bir sofra olduğunun bir göstergesidir. O soğan kokusunda Bircan tabii ki var, annesini özleyen kadın da tabii ki var… Ama beni aşan çok fazla duygu da var. Sezin’de pek çok arkadaşımı birleştirdim diyebilirim; kadın olma halini, insan olma halini…  Tanıdığım birçok kişi, birer birer karşıma çıktı bu romanı yazarken, klavyeme konuk oldu.

- Ana karakteriniz Sezin, sürekli hayal dünyasında bir kadın. Onun bu halinin romanın dinamiğini etkilediğini söyleyebilir miyiz?

Bazen hayata karşı çok önyargılıyız. Ben Sezin karakteriyle insanları birbirlerini yargılarken hoşgörülü olmaya çağırmak istedim. İçimizdeki zenginliği keşfetmek gerekiyor. Hayatı renklendirmek, rutinden kurtulmak gerekiyor. Bu hazine hepimizde var ama neremizde? Kimse içine bakmıyor. Sezin karakterinin çoklu düşünme halinin, gelgitlerinin hepimizde olduğunu ve bunun yalnızca kitabın değil, hayatın da dinamiğini artırdığını düşünüyorum.

- Sevgisizlikten şikayetçi bir kadın Sezin. Sevgi dileniyor adeta…

Bence sevgi sözcüğünün korunma altına alınması gerekiyor. Çok azaldığını, hatta bazı çevrelerde hiç kalmadığını düşünüyorum. Sevgi, karşılıklı emek isteyen bir şey. Tek taraflı olduğunda kendi kendini yok ediyor. Mutsuzluğumuz çok büyük bir oranda sevgisizlikten kaynaklanıyor. Birini ya çok seviyoruz ya da o kişiden nefret ediyoruz. Sevgi bana göre en yaşatılması gereken duygu. Laf olsun diye “Seni seviyorum” dememek gerek.


- Kitapta “Kadın olmak çok zor, hem de çok zor” diyorsunuz. Hangi anlamlarda zor kadın olmak? Siz kişisel olarak en çok hangi alanlarda zorluk çekiyorsunuz?

Ben kadın olduğum için kendimi çok şanslı hisseden gruptanım. Okudum, iyi bir işim ve iyi bir ailem oldu. Eşimle, oğlumla rahat bir hayatım var. Fakat çevremde kadın olmanın yükünü taşıyan o kadar fazla insan var ki… Bir kere kadınlar daha çok çalışıyor. Erkekler masaya bir bardak götürdüğünde şakşaklanmak istiyor. Onları biraz da biz bu hale getirdik. Eşim ilk kez bulaşık makinesini yerleştirdiğinde 20 dakikada yerleştirdi, şimdi beş dakikada yerleştiriyor. Hayat müşterek, erkekten talep etmesini bilmek gerek. Çünkü erkeğe elinizi verdiğinizde kolunuzu kaptırırsınız. Allahtan benim kocam da, oğlum da öyle değil.

“Aile dediğimiz şey bir kontrat değil”

- Biz anneliği kutsallaştırıp onlara karşı fazlaca hor davranan bir toplumuz. Sizce nasıl olmalı annelik?

Anne olduğumda, sevgili Filiz Akın bana şöyle demişti: “Umutcan senin malın değil. Sen sadece onu korumak amaçlı bir dönem görevlisin. Sonrasında o bireydir; nasıl istiyorsa öyle davranır. Sen kendi doğrunu ona anlat ama onun doğrusuna da saygı göster.” Ben bunu o kadar güzel benimsedim ki… Anneden talep etme konusunda da aynı fikirdeyim. Ben annemden 18 yaşımdan sonra sevgi dışında hiçbir şey talep etmedim. Sevginin sihrini onun her dokunuşunda hissederdim. Babam bir şofördü; onun o nasırlı elleri, benim için en değerli ellerdir. O eller hep sevgi verdi. O ellerin verdiği 25 kuruşluk harçlık beni bugünlere getirdi. Aile dediğimiz şey bir kontrat değil. Çok fedakar olmak çocuğa zarar veriyor, bizim kadınlarımız maalesef bunu anlamıyor.

- Bir de ilişkilerin karmaşıklığı meselesi var. Kitapta bunu bir kez daha görüyoruz.

Hayatın kendi karışık galiba. Bir kere birbirimizi anlamaya gayret etmiyoruz, birbirimizi dinlemiyoruz, önemsemiyoruz, birbirimize doğru dokunmayı bilmiyoruz. Kıskançlık duygularından arınmayı maalesef başaramıyoruz. Hayatı bir kavgaya dönüştürüyoruz. Hal böyle olunca da ilişkilerimiz mutsuz oluyor, yıpranıyor.

“Ölüm elbise değiştirmek gibi bir şey”

- Romanda ölümle yaşam arasında gidip geliyor karakterler.

Yaklaşık iki yıl önce meme kanserinden dolayı bir ameliyat oldum. Ölüme o kadar yakındım ki aslında onun o kadar korkunç olmadığını düşünmeye başladım. Öyle tuhaf duygular içine giriyorsunuz ki kendi ölümünüzden çok, sevdiğiniz insanların sizin ölümünüzden sonra ne yapacaklarını düşünüyorsunuz. Bir de çevremde sevdiğim insanları kaybedince, ölümle olan yüzleşmem tuhaf bir hal aldı. Onları hissetmeye devam ediyorum.
Bence ölüm elbise değiştirmek gibi bir şey.


Kaynak: Milliyet Gazetesi